Ana Sayfaİpek OngunKitaplarıFan Clubİletişim
Yazı Serüvenim


    Anladığım kadarıyla, kitap kapağındaki özgeçmişim gençlerimizi doyurmamış.
    Daha fazla bilgilenerek, beni daha iyi tanımak istiyorlarmış. Onlara hak vermedim desem, yalan olur.
    'Yazar'la ilgili kuru gerçeklerin sıralanması yerine; düşleri, düş kırıklıkları, yapmak istedikleri, sevdikleri, sevmedikleri, sevinci, hüznü, çabası ve en önemlisi amacıyla kanlı canlı 'yazan insan'ı tanımak istiyorlar.
    Öyleyse, buyurun okuyun.
    Sanırım bu bağlamda ilk yanıtlamam gereken soru, “Benim amacım nedir?” olmalı.
    Benim amacım, 'gence hizmet' sunmaktır.
    Yani;
    Önce kitabı ve okumayı sevdirmek,
    Sonra hayatı anlamlı biçimde yaşayabilmesine yardımcı olacak öğelere onu uyandırmak,
    Sorgulayarak, düşünen bir kafaya sahip olmasına yardımcı olmak, sorular sorması için onu yüreklendirmek,
    Hayatının önce kendisi sonra da başkaları için bir anlamı olması konusunda bir 'farklılık' yaratabilmektir.
    Tabii bir de bütün bunları güler yüzle yapabilmek,
    Özetle, eğlendirerek eğitmek…
    Gençlerin kitaplarımı sayfaları çevire çevire, hiç sıkılmadan, bir solukta okuyabilmeleri ve kitabı kapattıklarında da hayatla ilgili, işlerine yarayacak bir bilgi, bir izlenim edinmiş olmalarıdır benim hedefim.
     
    Gelelim sık sorulan bir soruya… Yani, “Yazı yaşamına nasıl başladınız?” sorusuna.
    Yazı yaşamına 'Doğan Kardeş' dergisine çeviriler yaparak başladım. O zamanlar lise öğrencisiydim. Çeviri çalışmalarım L.M. Montgomery'nin Yuvasız Çocuk,  Gail Sheehy'nin Mutluluk Yolları adlı kitapları ve Joan Baez'in Yürekten Kopup Gelen Ses adlı otobiyografisiyle sürdü.
    Bu çevirileri bitirdiğimde artık evliydim ve iki küçük kızım vardı.
    Günlerden bir gün, çevirilerimi okuyup üslubumu beğenen Altın Kitaplar Yayınevi'nin editörü Nilgün Himmetoğlu bana, neden kendi kitabımı yazmadığımı sordu. Onunla böyle tanıştık. Ve onun yüreklendirmeleri ve desteği sonucunda yazmaya başladım. Editör-yazar ilişkisi, yıllar içinde, giderek derin bir dostluğa dönüştü.
    Dile kolay, yirmi iki yılda on üç eser koymuştuk ortaya. El ele vererek iyi işler yaptığımıza inanıyorduk. Edebiyatımızda iyiden ihmal edilmiş 'ilk gençlik dönemi yazını'nın önemine dikkat çekmeye çalışıp, yine onun deyişiyle 'ilgisiz ilgilileri' uyandırmak amacıyla savaştık durduk.
    2 Kasım 2001 Cuma günü onun beklenmedik ölümünü öğrendiğimde duyduğum acıyı anlatamam. Yazı yaşamımda bunca rolü olan değerli dostum Nilgün Himmetoğlu'nu anmasam, çok önemli bir boşluk kalırdı yazı serüvenimde.
     
    Evet, kaldığımız yere dönersek…
    1980 yılında yazdığım Mektup Arkadaşları, ilk çocuk romanımdır. Bunu, 1982 yılında, devamı olan Kamp Arkadaşları izledi. Üçüncü çocuk romanımsa Afacanlar Çetesi'ydi.
    Bu arada kızlarım büyümüş, ilk gençlik dönemine ulaşmışlardı. O güne dek onlara çocuk kitapları taşımış ve bu konuda hiç zorluk çekmemiştim. Ama onlar çocuk değillerdi artık, öte yandan erişkin de değillerdi.
    Peki, şimdi ne okuyacaklardı?
    Çocuk kitapları artık çocuksu geliyordu, erişkin kitaplarına gelince; elbette onları da okuyabilirlerdi ama ne ölçüde anladıkları tartışılırdı.
    Ayrıca, ilk gençlik sancılı bir dönem. Gencin o yıllarda her açıdan desteğe gereksinimi var. Buna okuduğu kitaplar da dahil. Hatta belki de en önde gelenlerden biri kitaplar… Böylece gençlik yazınını düşünmeye başladım.
    Çağdaş ülkelerde gençlik için her yıl yüzlerce kitap yazılıyordu. Üstelik bunlar ilk-gençlik (teen-age) ve gençlik (young adult) olarak ikiye ayrılıyordu. Bunlar konunun uzmanlarınca eleştiriliyor, kitaplara çeşitli ödüller veriliyordu. Özetle, çocuklara ve erişkinlere gösterilen özen gençler için de geçerliydi.
    Peki, biz ne yapıyorduk? Sadece ve sadece gençler düşünülerek, gençler hakkında ama gençler için yazılmış kaç kitap vardı?
    Çocuk yazınına eklenivermiş, ya da sadece karakterleri genç olan eserler ne derecede başarılı bir 'ilk-gençlik yazını' örneği olabilirdi?
     
    Bunu anlamanın tek yolu, o yaş gencinin o kitabı okuyup okumadığını görmekten geçiyordu. Öyle bir kitap olmalıydı ki, genç severek okusun ve "İşte tam da istediğim gibi bir kitap, ben bu kitabı severek okudum ve bu kitaptan faydalı bir şeyler öğrendim," desin.
    İşte bu farkındalık, 1987 yılında ilk gençlik romanımı, Yaş On Yedi’yi yazmamı sağladı.
    Prof. Mina Urgan'a ithaf ettiğim Adım Adım Hayata adlı kitabımın sunuş bölümünde belirttiğim gibi, yapmak istediğimi o günlerde bir türlü anlatamamıştım. Yayınevi yöneticileri, yeniliklere açık olmalarına karşın; “Kitabınız ne çocuk, ne de yetişkinlere uyuyor, o nedenle hangi diziye koyacağımızı bilemiyoruz,” diyerek kitabımı iki yıl bekletmişlerdi yayınlanmadan önce.
    Yaş On Yedi     kulaktan kulağa yöntemiyle gençlere ulaştı ve benden ikinci bir gençlik kitabı yazmam istendi.
    Böylece, Bir Genç Kızın Gizli Defteri’ni yazdım. Gençler bu kez daha hızlı tepki verdiler, üstelik beni öğretmenlerine tanıtmayı başardılar.
    Yaş On Yedi    , annesini kaybeden bir lise son sınıf öğrencisinin hüznünü, ölümün ailede yarattığı karmaşa nedeniyle yaşadığı gelecek korkusunu anlatır.
    Bir Genç Kızın Gizli Defteri     ise, annesiyle babası boşanma sürecinde olan bir başka genç kızın tuttuğu günlüktür.
    Bu iki kitapta, gençleri derinden sarsan ölüm ve boşanma temaları işlendi. Ama mesaj hep aynıydı:
    “Sorunlar altında ezilmemeli, yoluna devam etmelisin. Bu senin hayatın. Acınla yaşamayı kabullenip, geleceğe odaklanmalısın.”
    Bu romanlardan sonra; gençler için, gençlere özgü, onların gereksinmelerine cevap verecek bir kişisel gelişim kitabı yazmayı istedim. Böylece, Bir Pırıltıdır Yaşamak Hayatı Iskalamayın'ı yazdım.
    Beni buna iten, genel okur profilinin dışında gördüğüm bazı örneklerdi. Küçük bir kentten ya da köyden pırıl pırıl bir beyin çıkıyor, sınavı kazanıp büyük kente gidiyor. Her şey iyi güzel ama o değişik yerlerde nasıl davranılacağını bilmiyor ve bunun sonucunda içine kapanıyor.
    Gençlerimiz daha iyi yaşamayı, daha güzel davranış biçimlerini bilmek istiyorlar. Oysa etraflarında onları eğitecek kimse yok. Çağdaş ülkelerde bu tür bilgiler sunan kitaplar peş peşe yayımlanıyor, insanlar eğitiliyor. Onlar da böyle öğreniyorlar.
    Yaşama kültürüne bir giriş niteliğinde olan Bir Pırıltıdır Yaşamak öyle bir okundu ki ben de şaşırdım, çok ama çok mutlu oldum. Dahası, gençlerimizle gurur duydum. Bu eğitici bir çalışmaydı, bir serüven kitabı değildi ki… Ama okuyorlardı işte.
    Bunun üzerine onun devamı niteliğinde olan Bu Hayat Sizin – Gençliğinin Kıymetini Bil Derler, İyi de… Nasıl?'ı yazdım. Bu çalışmaysa, hayatı daha anlamlı yaşamak, kendini tanımak ve geliştirmekle ilgili bilgiler içeriyordu. Hani çok yanlış bir kanı vardır; hep erişkinlik yüceltilir, çocukluk ve gençlik dönemi önemsenmez. Oysa doğru olan bunun tam tersidir.
    Şöyle ki, sağlıklı ve güven duygusu içinde bir çocukluk yaşanmışsa, gençliğe geçiş daha kolay olur.
    Gençliğini tam anlamıyla yaşamış, kişiliğini geliştirebilmiş kişi ise, erişkinliğe geçtiğinde düzgün bir birey olarak topluma katılabilecektir.
    Yani önce çocukluk, sonra gençlik; bu ikisinin toplamıysa erişkinlik oluyor. Yaşama sevinci ve bilinciyle ilgili bu iki kitabı, Anneme Babama Sevgilerimle – Lütfen Beni Anla izledi ve kişisel gelişimle ilgili üçlü tamamlandı.
    Lütfen Beni Anla    ’nın fikir ana-babası yine gençlerdir. "Biraz da anne babalarımız için yazsanıza," dediler. Ben onlara o tür bir eğitimim olmadığını söylediğimde ise ısrarcı oldular; bunun üzerine ben de onlara, "Madem bu kadar istiyorsunuz; duygu ve düşüncelerinizi yazın, belki bir şeyler yapabiliriz," dedim. Yurdun dört bir yanından; düşüncelerini, sıkıntılarını, beklentilerini anlatan öyle aklı başında, öyle güzel mektuplar yağdı ki… Böylece ben de dersimi çalışıp, konuyu araştırdım, okudum, öğrendim ve o güzel mektuplardan oluşan bu ilginç çalışma çıktı ortaya.
    Üç boyutlu bir kitap olmuştu. Hem anne babalara, hem gençlere, hem de yarının anne babalarına sesleniyordu. Ve yazar adının bulunduğu köşede – İpek Ongun ve Gençler – yazılıydı.
    Bu kitabı onlar istemişler, ısrarcı olmuşlar, mektuplar yazmışlardı ve birlikte bir kitap oluşturmuştuk. Onlarla bir kez daha gurur duyuyordum.
    Bu üçlüden sonra romana döndüm. Bir Genç Kızın Gizli Defteri serisi böyle oluştu. Yedi ciltlik bu serinin her kitabında tamamen ayrı bir konu işlenmektedir. O nedenle her kitabın kendine özgü bir adı var. Kahramanlar değişmediği için bir seri olarak da okunuyor ve daha çok öyle seviliyor.
    Arkadaşlar Arasında    , serinin ikinci kitabı. "Eğer sevinçlerimizi içimizde haset olmadan paylaşabiliyorsak, dertlerimizi gizlice sevinmeden bölüşebiliyorsak, birbirimizi yargılamadan olduğumuz gibi kabullenebiliyorsak, dünyalara bedel bir dostluğa sahibiz demektir," sözcükleri bu eserin özünü oluşturuyor.
    Kendi Ayakları Üstünde    , üçüncü kitap. Son sınıfların gelecekle ilgili kaygıları işleniyor. Meslek seçiminde sorulması gereken sorular irdeleniyor.
    Mutluluğu başkalarının gözlerinde değil, kendi içlerinde aramaları gerektiği vurgulanıyor.
    Adım Adım Hayata    , üniversitede ilk yıllar. Yeni bir kent, yeni bir yaşam biçimi, yeni arkadaşlar, küçük özgürlükler…
    İşte Hayat    ! Kepler havaya atılmış, diplomalar alınmıştır; artık hayatla yüz yüzeler. Ve yaşamla ilgili önemli bir ayrıntının farkına varıyorlar.
    Hayatla ilgili bilgiler tersinden öğretiliyor.
    Okulda önce çalışıp sonra sınanıyor insan. Oysa hayatta önce sınanıp sonra bir şeyler öğreniyor.
    Şimdi Düğün Zamanı    'nda, evlilik kararı almadan önce sorgulanması gerekenler ve şayet o kararın yanlış olduğunun farkına varılmışsa, korkmadan doğru olanı yapmanın uzun vadede pek çok acıyı önleyeceği işleniyor. Yürekli davranmanın önemi vurgulanıyor.
    Ve serinin yedinci kitabı Hayat Devam Ediyor'da evliliğin ilk iki yılını görüyoruz.
    Çeviri, çocuk romanı, gençlik romanı ve kişisel gelişim kitaplarımın yanı sıra Sabah gazetesinin ekinde 'Pırıltılar' adlı köşemde yazdıklarımı Yarım Elma Gönül Alma ve Sabah Pırıltıları başlığıyla topladım.
    Şu Çılgın Tempoda Duyarlı Davranışlar     ise güncel davranış kalıpları üzerine hazırlanmış bir çalışmadır.
     
    Bir başka soru da 'gençlik yazını' hakkında…
    İşin teknik yanını uzmanlara bırakıp, ben gençlik yazınından ne anlıyorum; kendim için koyduğum çıta nerede, gibi kendime sorduğum soruların yanıtlarını sizlere aktarmak istiyorum.
    Gençlik yazını, kolay görünen; ama aslında güç bir yazın biçimi…
    Her şeyden önce zaman içinde geçişler yapabilmek gerek. Önce gencin yaşına inilecek; onun duygu ve düşünceleriyle, hatta diliyle bütünleşilecek. Ve sorunlar irdelenecek.
    Sorunları bulup yazmak yetmiyor. Genç; “Sorunlarımı ben biliyorum, sen bana çözüm yollarını göster,” diyor.
    O zaman da; bugünkü birikime, okunanlara, araştırmalara dönüp, o bilgileri didaktik olmadan veren; şöyle yaparsan sonucu bu olur, böyle yaparsan şununla karşılaşırsın, karar senin; tarzında çözümler, çıkış yolları sunmak gerek. Öğüt dinlemeyi kimse sevmez. O nedenle bekledikleri bilgileri, onları rahatsız etmeden verebilmek gerek. Bütün bunların yanı sıra tempo çok önemli. Bugünün genci bilgisayar genci, her şey hızlı. Dolayısıyla kitapların da tempolu olması gerek.
    Tabii bir de denge…
    Bir saç örgüsü düşünün. Bir gençlik kitabı da tıpkı bir saç örgüsü gibi hem eğlendirmeli, hem eğitmeli; hem güldürmeli, hem düşündürmeli; hem duygulandırmalı, hem meraklandırmalı.
    Bir gençlik kitabı tüm bu kriterler göz önüne alınarak yazılmalı.
     
    Bir kitabı yazmadan önce hangi sorunu işleyeceğime karar veriyorum. Sorunları, konuları, okurlarım yazdıkları mektuplarla imza günlerimizdeki sohbetlerde bana iletiyorlar. Daha doğrusu ben onları satır aralarından bulup çıkarıyorum.
    Sonra o konu üstünde yoğun bir araştırma yapıyor, notlar alıyorum. O konuda bilim insanlarımızın kitaplarını okuyor, yurtdışından da kitaplar alıp, onların aynı soruna nasıl yaklaştıklarını öğrenmeye çalışıyorum. Dersime iyice çalışıyorum anlayacağınız. Ve sırtımı bu bilgilere dayayarak yazıyorum. Gençlik yazını sorumluluk istiyor, o nedenle hangi konuyu işleyeceksem önce o konunun uzmanlarının yazdıklarını okuyup araştırıyorum.
    Tüm bu bilgileri sindirdikten sonra yazmaya başlıyorum.
    İki düzeyde yazıyorum. Üstten köpük gibi hafif, eğlenceli, tempolu… Bu, okurumun ilgisini canlı tutmak için.
    Alt düzeydeyse; vermek istediğim mesajlar, evrensel değerlerle ilgili dokundurmalar oluyor. Böylece, daha önce belirttiğim gibi, okur hem eğleniyor hem de kitabı bitirdiğinde zihninin gerisinde hayatla ilgili işine yarayacak bir bilgi kalmış oluyor. Onlar da zaten bunun farkındalar ve bu hoşlarına gidiyor.
    “Kitaplarınız bizi hayata hazırlıyor, üstelik eğleniyoruz,” diyorlar.
    Bunun tek sakıncası, kitaplarıma yüzeysel bakanlar sadece o köpük gibi bölümü gördüklerinden, beni hafif şeyler yazmakla eleştiriyorlar. Haklılar da, kitaplarımı şöyle bir karıştırır; sadece bir başına, bir de sonuna bakarsanız hep eğlence var zannedersiniz. Ama gençler büyük bir dikkatle okuduklarından; hem eğleniyorlar, hem de öğreniyorlar. Benim için de önemli olan bu zaten. Amacıma ulaşmış oluyorum.
     
    Toparlamak gerekirse, 1980'den bu yana kalemimi hep gençler için kullandım. Çeşitli çeviriler yapmanın yanı sıra, 2007 sonu itibariyle on yedi kitap yazdım. Gence hizmet öncelikli kaygım oldu. Ve tüm bu çabalarımın sonucunda ülkemde gençlik yazınının temeline sağlam bir taş koyabildimse, ne mutlu bana…
     
    Bana sık sorulan bir başka soruyu cevaplayarak yazı serüvenimin öyküsünü sonlandırmak istiyorum.
    “Aileniz size destek oldu mu?”
    Ben gerçekten şanslı bir insanım.
    Çok güzel bir ailem var.
    Annem Cumhuriyet’in ilk yıllarında, Hasan Âli Yücel'in Milli Eğitim Bakanı olduğu dönemlerde Türkçe-Edebiyat öğretmenliği yapmış bir Cumhuriyet kadınıdır. Onun ve Cevat babamın sevgi ve desteği, beni hayata karşı hep güçlü kılmıştır.
    Çok hoş ve değerli insanlar olarak niteleyebileceğim iki kızım, harika iki damadım ve dünyalar güzeli üç kız torunum var. Onlarla gurur duyuyorum. İlham kaynağım olageldiler ve beni hep desteklediler. Yaşamımı aydınlatan ışıklar onlar.
    Ve en büyük desteğim, dayanağım: kırk iki yıllık eşim… Yazı yaşamımın ilk gününden bu yana hep yanımda oldu, beni hep yüreklendirdi. Paniklediğimde beni sakinleştirdi, moralim bozulduğunda beni güldürdü. Teknik özürlü olduğum için, el yazısıyla yazılmış yüzlerce sayfayı büyük bir sabırla bilgisayarda temize çekti. TÜYAP Kitap Fuarı’ndaki imza günlerimde yine bir sabır abidesi gibi yanımdaydı. İmza için davet edildiğim kentlere benimle gelip, bu yolculukları unutulmaz küçük kaçamaklara dönüştürdü. Güzel anılar biriktirdik birlikte.
    Destek konusunda, özellikle eşime büyük bir minnet borcum var. O, bu derece anlayışlı olmasaydı, ben bu yapmak istediklerimi ne ölçüde gerçekleştirebilirdim diye düşünmüşümdür hep.
    İşte benim yazı serüvenim.
    Ve son bir söz…
     
    Siz sevgili gençler için çalışırken yaşamım anlam kazandı, derinlik kazandı. Sizlerin ve ailemin sayesinde bugün geriye dönüp baktığımda; ne mutlu bana, hayatım boşa geçmemiş, diyebiliyorum. Bilseniz ne büyük bir mutluluktur bu…
    Hepinize çok çok teşekkür ediyorum.
     
    İpek Ongun
    11 Ocak 2008
     

 

[ Ana Sayfa ] - [ İpek Ongun ] - [ Kitapları ] - [ Fan Club ] - [ İletişim ]

© 2010 İpek Ongun